Reklamı Kapat
Anasayfa > Makaleler > MESLEKİ KALIPLAR ve LİYAKAT
MESLEKİ KALIPLAR ve LİYAKAT
07.03.2025 12:25

STÜDYO- KESKİN GÖLGELİ ORTAM – BİR KOLTUK, BİR SEHPA VE ÜZERİNDE ABAJUR ANLATICI BERJER KOLTUKTA OTURMUŞ KİTAP OKUMAKTADIR - KAMERA 1 GENİŞ PLAN HAFİFÇE SOLA DOĞRU KAYAR - FONDA BİR KLASİK MÜZİK PARÇASI ÇALMAKTADIR - ANLATICI KAFASINI OKUDUĞU KİTAPTAN KALDIRIRKEN KAMERA 2 OMUZ PLAN - MÜZİK FONA ÇEKİLİR - ELİNDE DUMANI TÜTEN BİR KAHVE FİNCANI, ANLATICI SOHBET SICAKLIĞINDA SÖZE GİRER.    

Bir süredir konuyla ilgili konuşmak istiyordum. Kısmet şimdiyeymiş.

Bizim meslekteki kalıplardan söz etmek istiyorum. Ama sorgulamadan ve incelenmeden kabullenilmiş hatalı kalıplardan. Niyesine niçinine bakmadan kullanılan kalıplardan.

İlki son dönemin haber bültenleriyle ilgili.

Habercilik, zamanın koşulları gereği epeyce değişti. Haber kaynaklarına ulaşmak, onları toplamak, işlemek yüksek maliyetli işler. TRT’nin devlet bütçesiyle bu maliyetleri aşması mümkün. Ama kendi yağında kavrulan özel kanallar böyle değil.

KARARMA-AÇILMA. ANLATICI İKİBİNLİ YILLARIN HABER MERKEZLERİNDEN BİRİSİNDE ÇALIŞMA MASASININ KENARINA OTURMUŞTUR. DUMANI TÜTEN KAHVE FİNCANI HALA ELİNDEDİR. ARKA PLANDA HUMMALI BİR KOŞUŞTURMACA VARDIR.      

2000’li yılların ortalarına kadar bütün televizyon kanallarının bir HABER SERVİSİ ve SPOR SERVİSİ olurdu. Buralarda kanalın hacmine göre onlarca kişi çalışır; kameramanı, kurgucusu, arşivcisi, spikeri, muhabiri, yönetmeni, ulaştırma ekibi, genel müdürü, haber müdürü, dış haberler müdürü, editörü, prodüktörü görev yapardı. Her haber merkezinin hem yurt içinde hem de yurt dışında muhabirleri, bağlantıları, haber kaynakları olurdu. Her haber merkezinin, haberin içeriğine göre muhabirleri olurdu. Hepsinin mutlaka Ankara’da bir bürosu bulunurdu. Gücü yetenin de stüdyosu. Meclis muhabiri, polis muhabiri, politika muhabiri, ekonomi muhabiri, sokak muhabiri, gece muhabiri, dış haberler muhabiri gibi her konuya koşturan bir haberci ekibi olurdu.


Arşivci deyip geçmeyin, haber ve spor arşivcileri çok önemliydi. Hepsi muhabirler kadar olaya hakimdi. Hangi siyasi ne zaman o konuşmayı yapmış, o patlama, bu cinayet, şu intihar, seçim, açıklama, mahkeme, kaza ne zaman olmuş, hangi maç kaç kaç bitmiş, hangi takım hangi kupayı almış, o zaman antrenörü kimmiş, hangi sporcuları varmış bilirlerdi. Hız çok önemliydi. Hangi görüntü lazım şıppadanak hangi kasetin neresinde kurgucunun önüne yetiştirirlerdi. 

Arşivci önemliydi.

Kurgucu deyip geçmeyin. 2 dakikalık haber kurgusunun 7 saat sürdüğünü biliriz. Hem de bant kurguların yapıldığı zamanlar. Bilgisayar filan yok. Hem elleri hızlıydı, hem gözlerinden tek kare kaçmazdı. Çoğu gözlerinin ferini bıraktı o monitörlerde.  Çoğu, izleyiciye ulaşması sakıncalı görüntüleri izlemek zorunda kaldı. Muhabirler kadar tanırlardı siyasileri, sanatçıları, suçluları, sporcuları. İki dakikalık haberde süre az bilgi çoktu. O iki dakikada haberi doğru ve etkili sunmalıydılar. Kurgunun dengesi, ahengi, eklenen müziğin, efektin oranı önemliydi. 

Kurgucu önemliydi.

Haber kameramanları diğerlerinden ayrı tutulurdu. Muhabir kadar önemliydi, hatta bazan daha önemli. Görüntü yoksa haberin değeri de kalmazdı. Haber kameramanı bir gözü vizörde konuyu çekerken diğer gözüyle alanı tarardı. Bu şekilde pek çok atlatma haber yakaladılar. Konuyu nereden çekmek lazım, hangi şekilde çerçevelemek lazım, muhabir anons çekerken nerede durmalı, nasıl durmalı hepsini bilirlerdi. İşin kamera kullanımına ait teknik yeterliliğinden söz etmiyorum ki o da ayrı bir beceri. Stüdyo kameramanı gibi ayar zamanı, düşünme zamanı olmayan bir işti onlarınki. Çözüm insanlarıydılar. Zor koşullarda nasıl doğru görüntü alınırın sınavını veriyorlardı her gün, defalarca. Bellerine kadar çamurda, sağanak yağmurda, dondurucu soğukta, depremde, kazada, terör olaylarında, savaşta tek dertleri görüntü alabilmekti. Işık yoksa araba farları kullanılırdı. Kamera çalışabilsin diye eksi 10 derecede montunu kameraya saranı biliyoruz. Tepesinde kurşunlar vızıldarken kameranın objektifini duvardaki deliğe uyduranları biliyoruz. Bombalanmış alanda parçalanmış cesetler arasında görüntü almaya çalışanları biliyoruz. Arkadaşının cenazesini gözyaşlarıyla çekmeye çalışan haber kameramanlarını biliyoruz.

Kameraman önemliydi.    

Haber şöförleri de farklıydı. Mercedes’leri, Audi’leri, BMW’leri Doğan görünümlü Şahin’lerle takip ederlerdi. Önce ekibi işe yetiştirir, sonra da toplanan haberi merkeze zamanında yetiştirmek için topuklardı onlar. Muhabirler kadar tanırlardı, hangi araç hangi milletvekilinin, hangi sanatçının, hangi sporcunun. Yağmur, fırtına, sel baskını, deprem, terör, savaş, her yerde onlar da vardı. Haber peşinde çok arkadaşımız  yaralandı, yaşamını yitirdi.

Şoför önemliydi. 

Ve muhabirler. Haberin kilit insanı. Önce hangi haberi yapacağını bulur, sonra onu araştırır ve haberin peşine koşardı. Röportajda ne soracağını, adamın ağzından bilgiyi hangi soruyla çekip alacağını bilirdi. Muhabir hem sıkı bir okurdu hem de iyi bir yazar. Bir de muhabirin gözüpek ve atik olanı önemliydi. Ne yapıp edip haberi söküp almalıydı. Ama bunları etik ilkelerden uzaklaşmadan yapmalıydı. Aynı haber kameramanı gibi olayın tam içindeydi. Yani yağmurun, selin, karla kapanmış yolların, yanmış yıkılmış binanın içindelerdi. Bölgenin ve olayın bütün yoksunluğunu, bütün tehlikesini onlar da yaşardı. Anons çekerken haberin nabzını tutabilmeliydi. İzleyiciye haberin bütün duygusunu aktarabilmeliydi. Arşivci kadar haber tarihini bilmeliydi, kameraman kadar haberi görmeliydi, şoför deli gibi merkeze yetişmeye çalışırken dizindeki defterine notları yazabilmeliydi. Ve gerektiğinde çok emek verdiği haberini yayın sırasında kesen genel yayın yönetmenine, masasındaki vazoyu fırlatabilmeliydi. 

Muhabir önemliydi.

Ve haber spikeri önemliydi. Ağzından çıkan her sözün vallahi billahi doğru olduğuna izleyici inanmalıydı. Yanındaki konuğa ne soracağını bilecek kadar habercilik tarihine ve olaylara yakın olmalıydı. Sadece spikerlik becerilerinin yetmediği bir alandı bu. Aynı zamanda iyi bir gazeteci olmalıydı. Yönetmen kulağına “haber yetişmedi biraz konuş” dediğinde ilgili konuyla ilgili söyleyecek sözleri olabilmeliydi. Son dakika haberlerinde, yeterli bilgiler henüz ulaşmadan görüntüleri ve olayı değerlendirecek kadar dikkatli olabilmeli, canlı akan görüntüleri süzebilmeliydi. Stüdyodan alana çıkabilmeliydi. Çıktığında bir muhabir kadar hakkını verebilmeliydi. 

Spiker önemliydi.

Peki haber yönetmeni. Bütün bu ekibin tüm gün koşturarak, büyük emek vererek hazırladığı haberin garsonu da oydu. Önünden geçip seyirciye ulaşan işin artık dönüşü yoktu. Onca emeği rezil de vezir de edebilecek bir koltukta oturuyordu. Aşçı kadar yemeği bilirdi, ana yemeğin yanına ne sunmalı anlar ve uygulardı. Haber bülteninin bir akışı vardı. Aynı yemek gibi. Önce çorba, sonra mezeler, ara sıcaklar, ana yemek, tatlılar. Yemekten doğru lezzetin alınabilmesi için sunum sırası, zamanlaması önemliydi. Değişik gerekçelerle yayın akışı bozulunca, hangi haberi nereye kaydıracak, nasıl gruplayacak karar vermeli ve uygulamalıydı. Son dakika işlerinde durumu hızla çözümleyip, birkaç saniye içinde hızlı ve doğru karar verebilmeliydi. Genel Yayın Yönetmeni’nin sorumluluğunu taşımak zorundaydı. Hesap verme noktasının son ucuydu.

Haber yönetmeni önemliydi.

Sadece bu kadar mı? Prompter ve haber altyazılarını hazırlayan KJ’ciler, makyözler, ofis çalışanları, çaycı ablamız, sesçi, resim seçici, teknik yönetmen, stüdyo kameramanı, ışıkçı, set işçileri, dekorcular. Her yayının ardında koca bir ordu görev yapıyordu. 
KARARMA-AÇILMA. TEKRAR STÜDYODAYIZ. KAMERA 1 GENİŞ PLAN - ANLATICI AYAĞA KALKMIŞ KÜTÜPHANEDEN BİR KİTAP SEÇMEKTEDİR – KAMERA 2 BEL PLAN – ANLATICI KAMERAYA DÖNEREK HİKAYEYE DEVAM EDER. 

Hem ülke yönetiminin hem de ekonomik koşulların zorlamasıyla haber ve spor kanalları önce tematik olarak ayrıldılar. Sadece haber ve spor yayıncılığı yapan kanallar kuruldu. Ardından ilk olarak Ana Akım kanalların içindeki spor ekipleri dağıtıldı. Zaten gücü elinde tutan haber merkezleri, sporcuları hiç sevmezdi. Onlara ayrılan süreleri hep tırtıklardı. Ama sıra onlara da gelecekti. İlk adım olarak haber ekipleri iyice küçültüldü. Tematik kanallar izlenmeye başlayınca ratingler ve dolayısıyla gelir dağılımı değişmişti. Ana Akım kanallardaki haber merkezleri sadece sabah programlarında, Prime Time’ın hemen öncesindeki 30-45 dakika içinde veya gece haberlerinde izleyiciyle buluşabilme olanağına sahip oluyordu. Dünya yıkılsa yayın kesilip haber bülteni yapılmıyordu. 24 saat haber yapan ve son dakika haberler için sürekli teyakkuzda bulunan, son dakika gelişmesi için anında akışı yıkabilen tematik kanallara karşı direnmek güçtü. Temel hizmetler ortak havuza verildi. Stüdyo, kameraman, kurgucu, arşiv, ulaştırma gibi hizmetler ortak havuzdan karşılanmaya başlandı. Sonra haber peşinde koşmanın maliyetleri nedeniyle haber kaynakları büyük oranda ajanslara indirgendi. Ajans sana hangi haberi servis ediyorsa, bütün kanallarda o haberler dönmeye başlandı. Kopyala yapıştır editörlük, habercilik ruhunu içselleştirmemiş kameramanlık – kurguculuk -  metin yazımı salgın hastalık gibi yayıldı. Her haber merkezine özgü editöryal dokunuş, ifade biçimi, içerik seçimi, düşünsel yelpazeler ortadan kalktı. 

Sonra minnaklaşan çekirdek ekipteki çalışanlar varlık koruma mücadelesine düştü. Bir müdür, bir editör, iki muhabir, iki spiker. Muhabirler artık peşinde koşamadıkları, kendilerinin bulmadığı, araştırmadığı haberleri özelleştirme çabasına girişti. Yoksa onlara ihtiyaç kalmayacaktı. Ajansın servis ettiği haberin olay mahalline gidip anons çektiler, kimi zaman herhangi bir yere gidip anons çektiler, hatta stüdyodaki büyük ekranın önüne geçip sanki oradaymışçasına, sanki haberi kendileri bulup çıkarmışçasına anonslar çektiler. Görüntü ajans görüntüsü, arada haber merkezinin muhabiri. 

 AA’nın veya DHA’nın ele geçirdiği güvenlik kamerası görüntüsünde birileri yolun ortasında birilerini tartaklıyor. Ajans metninde ise polisten edinilen rapordaki bilgiler mevcut. Alacaklı hesaplaşması, kıskanç sevgili, kiracı- ev sahibi anlaşmazlığı, tacizciye linç girişimi, çantasını çalmaya çalışan hırsızın yakalanması… Hadi anlatım dili zamana göre değişir, dönüşür.  Ama o el hareketlerini hangi kursta, hangi  “ben bu işi iyi bilirimci” eğitimciden öğrendiklerini merak ediyorum. Anlattıkları olayla ilgisi olmayan, izleyiciyi yönlendirmeyen, anlattıklarını pekiştirmeyen anlamsız el sallamaları.  

İşin kaymak kısmı, bu çırpınışları stüdyo spikerlerinde de görüyor olmamız. Ellerini nereye koyacaklarını bilmiyorlar. Oysa haber spikerinin izleyici ile çok sıkı bir iletişimi olmalı. 

Show TV Haber Merkezi’nde çalışıyorum. O zaman büyük forsumuz var. O gücün karşılığını da veriyoruz elbette. Ana Haber yayını başladı. İlk haberleri girdik. Sonra birden kameranın çerçevesi değişti. Ekrandaki haber bandının bitmesine saniyeler var. Kameramana sesleniyorum çerçeveyi düzelt diye, ses yok. Birkaç saniye sonra Kobra’nın* sesi duyuldu interkomdan. Erol Bey** burda diyordu fısıldayarak. Mecbur, bant bitti stüdyoya geçtik. Gülgün*** bütün ekranı dolduran yüzüyle sıradaki haberin metnini okudu. Bu sırada Erol Bey rejide arkama gelmişti. Yüzünde hınzır bir gülümsemeyle elini omuzuna koydu “böyle iyi, bundan sonra böyle olacak” dedi ve çıktı. Sonraki dönemde Show Haber’in rating listelerinde sırası ikinciliğe pek inmedi. Aslında Erol Bey kendince bir formül çözmüştü. Gülgün artık sadece sesi, gözleri ve mimikleriyle ikna ederek seyircinin ruhuna dokunuyordu. Ne endamı göstermek kalmıştı, ne el kol hareketleri, ne arka plan.
KARARMA-AÇILMA. GÜNÜMÜZ SOSYAL MEDYA STÜDYO KOMPLEKSLERİNDEN BİRİSİNDEYİZ. AÇIK OFİS TEMALI, HER KÖŞESİ BAŞKA BİR PROGRAMIN ÇEKİMİNE UYGUN DEKORE EDİLMİŞ ALANDA ANLATICI KAFASINI KALDIRIR VE KONUŞMAYA BAŞLAR.

Zamanın ruhu işimizi, iş içeriklerimizi, iş akışımızı, işi yapış yöntemlerimizi değiştirebilir. Değişime karşı olsaydık şimdi bir mağaranın duvarına kök boyasıyla ellerimizin izini çıkarıyor olurduk. Değişim kaçınılmaz.  

En başta sözünü ettiğimiz, sorgulamadan ve incelenmeden kabullenilmiş hatalı kalıplara dönelim. Niyesine niçinine bakmadan kullanılan kalıplara.

İkinci olarak ameliyat etmek için masaya yatıracağımız konu daha çok Youtube çalışmalarında gözümüze batan çekim ve kurgu yöntemleri. 

Sosyal medyada yeni nesil sunum yöntemleri karşımıza çıkıyor. Bazıları inanılmaz yaratıcı, şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı. Gençlerimiz içinde büyüdükleri teknolojinin hakkını veriyorlar. Pek çok tarz ortaya çıktı hatta bazıları klişe oldu ve herkes tarafından kullanılmaya başlandı. 

Günümüz insanı inanılmaz yoğun bir ileti bombardımanı altında. Bunların hepsini tüketebilmesi ve ertesi güne salim kafayla çıkması mümkün değil. O nedenle kısa ve çok izlenen iletilere yöneliyorlar. Bu modern koşuşturmacada zaman çok değerli. Zamanı doğru kullanabilme konusunu doğru biçimde ele alan belki de ilk dizi LOST olmuştur. Ya da belki ben geç fark ettim. Girişte bölümün en çarpıcı anından kısa bir alıntı, sonra sadece 4 saniye dizinin siyah fonda beyaz fontla hazırlanmış adı. Sonra hop hemen konuya giriş. Öyle üzerine uzun uzun çalışılmış giriş jeneriklerine elveda demenin zamanı gelmişti. Programların başında temel görevi izleyiciyi hazırlamak olan uzuuunn açılış konuşmaları da işlevini yitirmişti. İzleyici artık dijital veri kaynaklarından ne izleyeceğini buluyor ve hedefli geliyordu. Sunucu merhaba deyip konuya giriveriyor artık.   

Kurgu yöntemleri de zaman tasarrufu yapacak cinsten evrildi. Zaman sorunu olan insanlara uyacak şekilde konuşmaların boşlukları temizlenmeye başlandı. Tek kamera tek açı çekilen çerçevede minimal sıçramalar oluyordu ama kolayca göz ardı edildi. Amaç, yöntemi kabul ettirmişti. Gözümüz de alıştı. Gerçi bazıları bokunu çıkarıyor ve kelime kelime keserek anlatımı oluşturuyor, o saçmalık tabii. (Biz dinozorus takımı eski dönemlerde aynı açıdan yapılan kesmelerde mutlaka flash dediğimiz bir kare beyaz koyardık. Diğer bir yöntem de objenin çerçevede kapladığı alanı yakınlaşarak veya uzaklaşarak farklılaştırmaktı.) 
Gelelim ameliyat etmeye çalıştığımız kanserli dokuya. Yeni nesil çekim ve kurgu yöntemlerinden birisi çok rahatsız edici ve bunu yapanların bu yöntemi rahatsız edici bulmayışları daha da ürkütücü. 

Sosyal medyadaki çalışmaların temel kurallarından birisi “ekonomik” olmaları. Tek kameralı çekimlerde sıçramalı kurgu kabul edilebilir bir yöntem. Ancak iş 2 veya 3 kamera kullanımına geldiğinde durum çetrefilleşiyor. 

Pek çok sosyal medya çalışmasında  2 veya daha fazla kamerayla çekim yapılan işlerde, kamera açıları doğru seçilmesine rağmen, çerçeveler sıkıntılı. Başında kameraman olmadığı için objenin hareketlerine göre çerçeve ayarlamak mümkün değil. Böyle olunca güvenli alanı korumak için her kameranın çerçevesi aynı tutuluyor. Bu durumda yüksek çözünürlükte çekilebilen kayıtlarda kurgu sırasında çerçeveleme yapmak mümkün oluyor. Ama anlaşılan iş yetiştirme kaygıları, zaman alacak bu eylemden kaçınmalarına neden olmuş. İki veya daha fazla kişinin sohbetini çekiyorsanız bu durum “kabul edilebilir” sınırlarda kalıyor. Ancak tek kişinin anlatısını iki kamerayla çekiyorsanız  durum değişiyor. Normal olarak anlatıcı sadece tek kameraya bakarak konuşuyor. Ama nedense iki cümlede bir hop bir o kameraya hop bi bu kameraya kesme yapılıyor. Hem kamera çerçevelemesine dikkat edilmiyor (aynı ölçekte çerçeveleme yapılıyor) hem de kurgu yöntemi algı bozucu. Tek kamerada yapılan sıçramalı kurgu çok sık aralıklarda olmadığında kabul edilebilir ölçüde ama adam bir konuyu anlatırken anlamsız yere resim değiştirmeler kafalara “niye ki” sorusunu getiriyor.  

Bizim meslekte resim değiştirmenin bir gerekçesi olması gerektiği unutulmuş gibi. Yani “oh oh benim 2 kameram var, hop ona hop buna resim değiştireyim bolca, dikkat çeksin, bak bu adam ne kadar emek vermiş gibi gözüksün, ben yaptım oldu”. 

E değil tabii ki.

Bunun ilksel örneklerini ne yazık ki benim dönemimdeki -neyi niçin yaptığını sorgulamayan – haber yönetmeni arkadaşlarda görmüştüm. Haber bülteni açılışlarında ortaya çıkan bir hatalı uygulamaydı. Spiker prompterlı ana kameraya konuşurken resim farklı bir açıdan çekim yapan Jimmy kamerasındaydı. Oysa spiker seyirciye hitap ediyordu ve seyirci kamera objektifinin dipsiz karanlığından sizi izliyordu.

Bunun durumun iki temel gerekçesi olduğunu düşünüyorum: Ekip hakimiyeti olmayan yönetmenin, spikerin pozisyonunu yönetememesi veya promptersız iki kelime edemeyen haber spikerlerinin ekranları doldurması. Pardon bir gerekçe daha eklemek lazım, bu durumu fark edecek kalifikasyonda olmadığı için ekibini uyarmayan haber merkezi yöneticileri.

KARARMA-AÇILMA. TEKRAR STÜDYODAYIZ. ANLATICI KOLTUKTA OTURARAK ANLATIMINI SÜRDÜRÜR. KAMERA 2 BEL PLAN.

Kullandığımız çekim ve kurgu teknikleri belli gerekçelerle kurallandırılmıştır. En büyük şekillendirici unsur insanın görsel-işitsel ve bilinçaltı algı eşikleridir.

Sinema aracılığıyla bazı resim değişimlerinin anlamını zaman içinde öğrendik ve içselleştirdik. “Mix”, “fade”, “cut”. Zaman içinde teknolojinin gelişmesiyle “picture in picture”, “wipe”, “frame motion” gibi unsurlar kullanıma girdi. Bunlar da bir göz alışkanlığı oluşturdu zaman içinde. Ama bütün bu “anlatım unsurları” akıl, mantık, insan algısının sınırları, öğrenilmiş alışkanlıklar, nedensellik süzgecinden geçiyordu. 

İzleyene doğrudan seslenen, göz temasının önemli olduğu haber spikerlerinin, başka bir kameraya konuşurken, sırf stüdyoyu göstermek için geniş açılı crane kameranın resminin ekranda olmasının bir mantığı ve kabul edilebilir gerekçesi yok. 

Oysa haber spikeri o kısa anda, izleyiciye yönelik merhabasını veya açılış konuşmasını yayında olan crane kamerasına yapsa sorun kalmayacak. Spikerin veya sunucunun izleyiciyle göz temasının kopmamasına dikkat etmek lazım. 

Yine kamera yerleşimi, kamera açıları, kameraların çerçeve ölçüleri de her zaman nedensellik süzgecinden geçmeli. Önce var olan-alışılmış kurallar uygulanmaya çalışılır. Çekime farklı bir anlam mı yüklemek istiyorsun, izleyiciyi yeni bir yöntemle etkilemek mi istiyorsun; o zaman  akıl, mantık, insan algısının sınırları, öğrenilmiş alışkanlıklar, nedensellik süzgeçlerini devreye sokarak formülü çözmek gerekir. 

 E tabii ki bunları yapabilmek için ya doğru bir sektörel eğitimden geçmiş olman lazım, ya  sektörün içinden yetişmiş olman lazım ya da kendini okuyarak-inceleyerek-uygulayarak geliştirmiş olman lazım.

Ülkemizdeki eğitim kurumlarının bu konudaki zaafiyetini anlatmak ayrı bir akademik araştırma konusu. Yaşamı boyunca spor karşılaşması yayınlarına eli değmemiş birisinin konuyla ilgili tez yazdığı; kamera arkasına geçmemiş kişilerin kameramanlık, yönetmenlik dersi verdiği; sektörün dinamiklerini, işletimini, dilini bilmeyen kişilerin mesleki eğitim raconları kestiği; film çekmeden sinemacılık eğitimi verenlerin, senaryo yazmadan / gerçekleştirilmiş bir senaryosu olmadan senaryo yazım tekniklerini anlatanların; bir kare belgesel çalışmadan öğrencilerine belgeselcilik eğitimi verenlerin, alıntılarla yazılmış tezlerle akademik ünvanlar toplayanların kurumlarından çıkıyor bu arkadaşlar. Televizyonu evinde, filmi sinemada, kamera yerleşimini sadece İngilizce yazılmış bir kitapta görenlerin rektör, bölüm başkanı, profesör, doçentlerin görev yaptığı kurumlardan geliyor genç arkadaşlarımız. Acı ama gerçek.****

Sonra biz birkaç yıl boyunca bu hasarı düzeltmeye çalışıyoruz. 

EKRAN KARARIR KAPANIŞ JENERİĞİ GİRER.

KAMERAMAN, 3 KAMERADAN KARTLARI TOPLAR, BOŞ KARTLARI TAKAR, PANOYA GİDİP STÜDYO IŞIKLARINI KAPATIR. STÜDYONUN KAPISINI AÇAR. BİR SONRAKİ ÇEKİM İÇİN KOLTUKLARI YERLEŞTİRİR, ARKA PERDEYİ ÇEKER, FON IŞIĞININ RENK KODUNU DEĞİŞTİRİR. SONRA ARKA OFİSTEKİ BİLGİSAYARINA GİDEREK KARTLARDAKİ KAYITLARI SERVER’A AKTARIR. VE O AKŞAM 16.00’DA YOUTUBE’A YETİŞTİRMEK ÜZERE KURGUYA BAŞLAR. BU ARADA USUL USUL ARADA SÖYLENMEKTEDİR: “Bu dinozorları nerden bulup getiriyorlar, vır vır vır bi saat kafa şişirdi.” 


*Kobra lakaplı kameraman Derya Gürleyik
**Erol Aksoy
***Gülgun Feyman
****İstisnaların ne yazık ki durumu kurtarmadığının altını çizelim. Yapısal köhnelik birşeyler yapmak isteyenleri de çamura çekiyor.   
 

YAZAR HAKKINDA
Teoman Kozan
Televizyon Yönetmeni | teomankozan@gmail.com
ETİKETLER
En Çok Okunanlar
Dergi