1991 yılında sırt çantamızla Avrupa’yı gezerken Rotterdam’da tesadüfen bir sinemaya girdik. Ben Ankara Arı Sineması’nı, ülkenin en büyük perdesini bilen biri olarak ordaki perdeyi gördüğümde ağzım açık kalmıştı, o neydi öyle? İşte orada gördüm ilk kez IMAX’i. Yıllar sonra yine bir tesadüf Singapur’u gezerken, gördüğümüz IMAX sinemasını gezideki arkadaşlara anlatırken o arkadaşlardan biri eşinin (yanlış hatırlamıyorsam eşi Ankamall’un yönetimindeymiş) bu sinemadan bahsettiğini, Ankara Ankamall’da bir IMAX açılacağını öğrendim ve hemen peşine düştüm. Hatta inşaat yapılırken bile birkaç kez ustaları bunaltmışlığım vardı.

Ülkemizde IMAX ile ilgili makale formunda muhtemelen ilk yazıyı 2000 yılında, o zaman kendi imkânlarımızla çıkardığımız Haber Kameramanları Derneği’nin yayın organı olan Kamera dergisinde Gelişmiş Sinema Teknolojileri başlığı altında yayınlamıştım. Daha sonra sevgili dostum Hayri Çölaşan’nın kült kameraarkasi.org internet sitesinde de yayınlandı.
Aradan 25 yıl geçtikten sonra ünlü yönetmen Chirtopher Nolan’nın Openheimmer’ı sayesinde gündeme geldi IMAX. Hele ki ardındandan gelen Odyssey filmi IMAX’i adeta bir sinema yıldızına çevirdi. Tabii sosyal medyanın da etkisiyle herkes IMAX’ten bahseder oldu. Hatta olay Çorumlu hemşehrilerimin bile geri kalmadığı bir IMAXMANIA’ya dönüştü.
İnternetin sınırlı zamanında o yazıyı hazırlarken nasıl çile çektiğimi anlatamam. O zaman IMAX firmasının bile doğru dürüst bir internet sitesi yoktu. Fotoğrafları, görselleri analog film makinemle dünyadan topladığım IMAX broşürlerinden çekip Hayri Çölaşan’nın tarayıcısından çıktı alarak hazırladım. O makalenin üzerinden koskoca bir dijital sinema devrimi geçti. Hal böyleyken ben de veteran bir IMAXMANIA olarak güncelleme yapma gereği duydum.
Sinemanın doğuşundan beri seyircilere daha yüksek kalitede görüntü ve sesi çok büyük perdelerde sunabilmek için birçok deneme yapıldı. Bu sistemlerden bazıları görüntünün en-boy oranlarıyla da oynayarak daha geniş görsel bir alan sunmayı başardılar. Sinemaskop gibi sıradan seyircilerin bileceği bu sistemlerin yanı sıra görüntüdeki kontrast, renk zenginliği, parlaklık ve detay gibi özellikleri de yükseltme çabası oldu. Büyük ölçüde başarılar elde edildi. Lawrence of Arabia, A Space Odyssey, Ben Hur, The Ten Commandments gibi filmler VistaVision, Cinerama, Cinemascope tekniğiyle dev perdelerde, yüksek görüntü kalitesiyle izleyiciyle buluştu.

İşte bu yüksek kalite ve dev perde hedefiyle yola çıkan, adını da bu amaca uygun biçimde Image Maximum’dan alan IMAX şirketi 1967'de Kanada'da kuruldu. IMAX o zamandan beri seyirciye normal, standart sinema salonlarına göre çok daha büyük perde, daha gelişmiş görüntü ve ses sistemi ile yüksek kaliteli seyir zevki sunuyor.
Bunu yaparken de film yapımından, gösterimine kadar olan süreçte uçtan uca kullanılan, kamerasını, montaj donanımını, tüm post prodüksiyon sürecini ve sinema salonlarının tüm altyapısını da kendi tasarlayıp üretiyor. Yani bir filmin çekiminden başlayarak gösterimine kadar kullanılan her tür donanım IMAX tarafından tasarlanıp imal ediliyor. Yakın zamanda ufak değişiklikler olsa da ağırlıklı olarak günümüzde de durum böyle. IMAX kendi markası sinema teknolojilerini geliştirirken, dünya genelindeki sinema salonu işletmecilerine de lisanslıyor.
IMAX, günümüz dijital sinemasından da çok etkilendi ve bu perspektifle birçok yenilik yapıldı. Dolayısıyla IMAX’i iki farklı zaman dönemi olarak analog film ve dijital dönem olarak anlatmak gerekir.
İlk olarak, film döneminde çekim süreciyle IMAX filminden başlayalım. Sinema endüstrisinde nerdeyse standart olarak kullanılan 35mm yerine 65mm film kullanılıyor. Çekim sonrası ses ve hizalama sinyalleri de eklendiği için daha geniş alana ihtiyaç duyulduğundan 70mm filme kopyalanarak gösterim yapılıyor. Bu bizim bildiğimiz pahalı prodüksiyonlarda kullanılan standart 70mm filmlerdir ve karede 5 perforelidir (perfore film şeritlerinin kenarlarında bulunan kamera ve sinemalarda gösterim yapan projeksiyon cihazındaki mekanizma aracılığıyla filmin kare kare hareket etmesini sağlayan deliklerdir.) IMAX filminin her bir karesi ise yatay pozlandığı için daha geniş,15 perforelidir, bu yüzden 15/70 diye ifade edilir. Standart 35mm sinema filmi karesi; 22x16mm yaklaşık 350 mm² görüntü yüzey alanına sahipken, yatay olarak ilerleyen 15/70 mm IMAX film karesi; 70x52mm yaklaşık 3.600mm² civarında bir yüzey alanına sahiptir. Bir başka deyişle IMAX film karesi görüntü yüzey alanı bakımından standart 35mm film karesinden yaklaşık 10 kat daha büyüktür.

Filmlerin büyüklüğü dolayısıyla standartlardan çok fazla ve yoğun gren içerdiğini belirtelim. Bu kadar büyük kare ve gren haliyle daha detaylı ve renk zenginliğine sahip görüntü anlamına geliyor.
Gren; filmde görüntünün oluşmasını sağlayan, ışığa duyarlı, küçük parçacıklardır. Günümüz kamera ve televizyonlardaki karşılığı en basit anlamda pikseldir. Ama pikseller gibi homojen birbirinin aynı şekilde değil deniz kumu taneleri gibi hiçbiri diğerine benzemeyen, şekilleri farklı, genellikle gümüş iyodür - halojünür kristalleridir. Ayrıca dijital piksel sabit bir ızgara düzeni (grid) üzerinde net sınırlar sunarak sıralanırken, film greni katmanlı ve rastgele bir yapı oluşturur, organik, düzensiz ve rastgele dağılır. Fiziksel boyut olarak tek bir film greni, modern bir full frame kamera sensörün tek bir pikselinden (filmin hassasiyetine ISO - ASA değerine göre değişir) ortalama 2 ile 15 kat daha küçüktür.
Grenle ilgili bu açıklamayı şunun için yaptım. Hâlihazırda kamera dünyasında dijital mi analog film mi tartışması sürüyor. Analog filmi savunan ya da tercih edenlerin temel çıkış noktası, filmin gren yapısının daha doğal, organik görüntü oluşturduğu iddiasıdır. Filmin gren yapısının bu doğallığı sağladığını savunurlar.

IMAX yapımlarının çekimlerinde kullanılan kameralar da 65mm filme uygun olarak IMAX için özel tasarlanmıştır. IMAX kameraları, kullanılan filmin hacmi ve ağırlığından dolayı normalden çok büyük ve ağır oluyor haliyle. Bir fikir olsun, gözünüzü korkutmak gibi olmasın ama normal IMAX kamerası 45kg, 3D kameralar ise yaklaşık 100kg civarında. Odyssey filminin sesli çekimlerinde kullanılan Keighley modeli ise lenslere ve diğer kamera aksesuarlarına bağlı olarak 150 kg’ı bulmaktadır. Bunların sette taşınması, tekerlekli platformlara yerleştirilmeleri için bile dört beş kişiye ihtiyaç duyuluyor.
IMAX filmlerini izleyenler kameraların ağırlığı dolayısıyla çok kıvrak, hızlı kamera hareketleri olmadığını hemen fark edeceklerdir. Hatta filmlerin çekim senaryosu, kamera hareketleri bile kameraların bu hantallıkları göz önüne alınarak tasarlanıyor. Düşünsenize yönetmen kullandığı kameranın ağırlığı dolayısıyla istediği açıyı, hareketi veremiyor, sinema dilini dönüştürmek zorunda kalıyor.
Kameraların belki de en önemli farkı, diğer kameralar gibi filmi düşey değil de yatay olarak pozlaması (basit olarak görüntüyü kaydetmesi). Şöyle açalım, normalde her film çekiminde kamera içindeki ham film kare kare yukarıdan aşağı doğru hareket ederek görüntüyü kaydeder. Perfore delikleri görüntü karelerinin yanlarındadır. IMAX kameralarda ise film şeridi yatay olarak akar ve perfore delikleri üstte ve alttadır. Böylece film şeridi boyunca eni daha geniş bir alan kullanılmış olur. Bu arada hatırlatalım bizim dilimize aslında yanlış olarak yerleşen her bir görüntü birimini tanımladığımız kare ifadesi İngilizcede frame yani çerçevedir ve aslında kare değildir.
IMAX kameralarının en büyük dezavantajı sesli çekim yapmaya hiç uygun olmayan boyutta gürültülü çalışmalarıdır. Dolayısıyla Nolan el atana kadar çekilen filmler sesli olarak çekilemedi. Odyssey filminde bu sorunu aşmak için kamerayı ses yalıtımı sağlayan bir yapının (blimp) içine yerleştiriyorlar. Dolayısıyla kamera sisteminin hacmi de bir hayli büyüyor. Öyle ki karşılıklı diyalog çekimlerinde oyuncuların birbirlerini görebilmeleri için bir ayna sistemi oluşturmak zorunda kalınmış.

Bu özel bir ayna sistemi ile oyuncuların karşılıklı bakış açıları örtüşür hale getirilmiş.
Bir başka olumsuz yanı da bu kameraların sadece 3 dakika çekim yapabilmeleri. Yani filmin makaraları sette her üç dakikada bir yeniden yüklenmek zorunda. Bu da sinematografi açısından yönetmeni ve tüm kamera ekibini hatta oyuncuları zorlayan bir durum.

3 Boyutlu (3D) çekimler için ise, aynı gövde içinde insanın iki gözünün açısına uygun biçimde yerleştirilmiş senkron çalışan iki ayrı lens ve iki ayrı film mekanizması tasarlanmış. Her lens kendine ait filmi pozluyor. Her 3D filmde aslında aynı resim yatay açı farklı iki ayrı film olarak stereoskopik çekiliyor.

IMAX projeksiyonları da alıştığımız türden değil, devasa. Kamyon tekeri gibi film makaraları projeksiyon makinesinin üzerinde değil cihazdan 2-3 metre mesafede hatta alt katta, yuvarlak yemek masası büyüklüğünde iki ayrı tablaya (platter) yerleştiriliyor. Filmler bu mekanizmadan yatay biçimde bir çok gergi kılavuzundan geçerek projeksiyon cihazına ulaşıyor. Film projeksiyonun önünden dalga hareketi şeklinde (rolling loop) geçiyor. IMAX bu yöntemi filmin düzgün yatay biçimde geçmesi ve daha keskin, titreşimsiz bir resim kalitesi elde etmek için kullanıyormuş. Projeksiyon sırasında her kare sabit tutma pimlerine yerleştiriliyor ve film lensin arka bölümündeki pencereye vakumla düzgün biçimde tutturuluyor. Böylece resim ve odak sabitliği normal projeksiyon standartlarının üstünde ve çok iyi bir netlik elde edilmiş oluyor.
Yine ilginç bir detay da şu, normalde film salan ve toplayan makara sisteminde gösterim bittikten sonra toplama makarasındaki film her seferinde başa sarılarak yeni gösterime hazır hale getirilir. IMAX ise acayip bir mekanizmayla toplama ve salma işlemini iç dış şeklinde yaparak film bitince toplama makarasını sarmaya gerek kalmadan yeni gösterimi başlatacak biçimde tasarlamış. Platter (yatay tabla) adı verilen sistemde, film merkezden dışa doğru çekilerek projeksiyona iletilir ve diğer tablada dıştan içe toplanır. Film bittiğinde başı zaten merkezde kaldığından, sarma işlemine gerek kalmadan doğrudan sonraki gösterime hazır olur. Böylelikle sarma işlemi yapılmadığından hem filmler çizilmiyor, kopmuyor hem zamandan kazanılmış oluyor.


Geleneksel IMAX analog film projeksiyonlarında 15.000 Watt Xenon lambalar kullanılıyor. Bu lambalar yaklaşık 600.000 lümen, o kadar güçlü ki uzmanlar bu ışığın aydan dahi görülebileceğini iddia ediyorlar. Bu güçte lamba elbette çok ısınıyor. Bu aşırı ısı yükü nedeniyle standart hava soğutması yetersiz kaldığından lambanın içinden deiyonize saf su yüksek basınçla sirküle ettirilerek soğutma yapılıyor. Bu lambaların patlama ve değiştirirken kırılıp parçalanma riskine karşı değiştirme işlemleri sırasında teknisyenler özel koruyucu zırh ve kask takıyorlar.
IMAX 70mm gösteriminde devasa iki projeksiyon cihazı kullanılıyor. Bu makineler o kadar büyük ve ağır ki yaklaşık bir ton ağırlığında. Film gösterime hazırlanırken, bir ray sistemi sayesinde geri kaydırılarak gösterim penceresinden uzaklaştırılıyor ve film takıldıktan sonra tekrar kaydırılarak öne alınıyor. Tabii bu projeksiyonlarda kullanılan lensler de hayli büyük ve özel yapım.

Bir IMAX filminin örneğin Odyssey’in film ağırlığının yaklaşık 280 kg ve neredeyse 18 km uzunlukta olduğunu da ekleyelim ki bu film tablası ve tüm projeksiyon sisteminin ne kadar bir yük altında olduğu daha kolay anlaşılsın.
280 kiloluk dev bir makarayı kargolamak veya dar kapılardan, merdivenlerden projeksiyon odasına taşımak lojistik açıdan imkânsız. Filmler taşıma kolaylığı ve güvenlik nedeniyle tek parça değil bölünmüş yaklaşık 300 metrelik küçük makaralar halinde sinema salonlarına gönderiliyor. Film gösterim öncesinde küçük parçalar özel yapıştırma yöntemleriyle birleştirilerek tek parça haline getiriliyor. Bunun nedeni IMAX'in saniyede 1,7 metre hızla akan yüksek hızlı bir film mekanizmasına sahip olmasıdır. Klasik sinemalardaki gibi gösterim esnasında makara değiştirme yöntemi, bu hızda ve çözünürlükte ses-görüntü senkronizasyonunu bozacağı ve kesintisiz, devasa bir seyir deneyimini engelleyeceği için böyle bir yöntem kullanılıyor.
Analog filmle çekilmiş üç boyutlu IMAX filmlerinde ise 3D polarizasyon yöntemi kullanıyor. 3D film gösterimleri için iki ayrı projeksiyon cihazı kullanılıyor. Daha önce kameraları açıklarken iki ayrı filmin insanın iki gözünün görme açısı ile aynı şekilde pozlandığını hatırlayalım. Bu iki filmden sağ taraf sağ, sol taraf soldaki projeksiyona bağlanıyor. Projeksiyonların birinde yatay (sağda) diğerinde düşey (solda) polarize filtre kullanılıyor. Dolayısıyla sağdaki film yatay, soldaki de düşey polarizasyonla perdeye yansıtılıyor. İzleyiciler ise filmi ancak özel gözlüklerle 3D olarak izleyebiliyorlar. Gözlüklerinde sağ camı yatay sol camı ise düşey polarize filtreli. Çıplak gözle perdede gölgeli bir resim görülüyor. Bu görüntülerden sağdakini gözlüğün sağındaki yatay polarizeli cam sağ göze, soldakini de düşey polarizeli cam sol göze gönderiyor. Bu iki resim, beyinde 3 boyutlu (stereoskopik) olarak birleştiriliyor. Bu teknik halen gerçeklik etkisi en yüksek olan 3D teknolojisi olarak kabul ediliyor. Hatta buna benzer bir tekniği NASA kendi çalışmalarında kullanıyor.
IMAX sinemalarında kullanılan perde hemen ilk bakışta heybetiyle insanı etkiliyor. Yaklaşık 25 metre yüksekliği ile izleyicinin görüş alanının çok büyük bir bölümünü kaplayan tam bir dev. Tabii perdede IMAX filmlerini yüksek parlaklık, kontrast ve 3D polarizasyonunu en iyi şekilde yansıtacak şekilde gümüş kaplama özel boya ve maddelerle desteklenmiştir. Perdenin büyüklüğü ve içbükey şeklinden dolayı kurulmasının hayli ciddi ve zor bir çalışma gerektirdiğini tahmin etmek hiç de zor değil.

IMAX’in ayrıca IMAX Dome ya da Omnimax adını verdiği daha farklı bir salon mimarisi ve projeksiyon tekniği de var. Bunda perde neredeyse bir küre şeklinde ve izleyiciler bu kürenin içinde oturuyorlar. İnsan gözünün yatay ve düşey açılardaki algılama kapasitesine uygun olarak film izleyicilerin yatay ve düşey görüş açılarının tamamını kaplayacak şekilde perdeye içten yansıtılıyor. Bu sistemde perdeden başka bir şey görünmediği için birçok insan hareketli sahnelerde oturduğu yerde bile düşme hissine kapılıyor.

IMAX’te hâlihazırda normal sinemalarda kullanılan DTS ( Digital Theater System) sistemlerine benzer bir dijital surround çevresel ses sistemi kullanılıyor. Film şeridi üzerine kaydedilmiş bir zamanlama sinyali (time code) sayesinde ses sinyali görüntü ile senkron olarak çalışır. Bu sistemde 5-7 farklı bağımsız ses kanalından sürülerek seyirciyi sarmalayan çok sayıda hoparlör ve çok güçlü bas sesler çıkaran subwoofer’lar var. Dijital IMAX’lerde de genel olarak kendi 12.1 kanal düzenini kullanır. Tasarımcılar bu derece büyük bir perdedeki görüntüye uygun yüksek güçlü bir ses sistemini salonlara yerleştirmeyi başarmışlar. Son yıllarda gelişen Dolby Atmos gibi uzamsal ses sistemlerini de IMAX salonlarına uyarlamaya çalışıyorlar.

Diğer maliyetleri bırakın sadece IMAX kameraların kiralama bedelleri bile 16- 25 000 dolar, değerleme sigorta bedelleri ise 500 - 1 milyon Dolar civarında iken bu kameralarla yapılan çekimin dakikası bile yaklaşık 1500 - 2500 dolar. Eee böyle bir maliyet her babayiğidin harcı değil.
2000’lere kadar olan dönemde IMAX çok zor, pahalı prodüksiyon ve gösterim maliyetleri dolayısıyla hep kısa süreli, içerikten daha çok IMAX’in yüksek kalitesini göstermeye çalışan, bir anlamda şov amaçlı filmler gösteriyordu. İzleyici de IMAX’i sinematografik değeri olmayan bir eğlence sineması olarak görmüş, öyle kanıksamıştı. Dinazorlar, Büyük Kanyon, Amazon, 3D animasyonlar, NASA’nın çektiği uzaydan dünya görüntüleriyle dolu eğlence amaçlı filmler vardı IMAX kataloğunda. Bu filmler dünyanın her yerindeki IMAX salonlarında döner dolaşırdı. Bu da dünya çapındaki yüzlerce IMAX salonunu verimsiz bir yatırıma dönüştürmüştü.
Elbette sinema filmlerini IMAX kameralarıyla çekmek yüksek görüntü kalitesi sunuyor, ancak yüksek maliyet, ekipmanın ağırlığı ve çekim zorlukları nedeniyle bu her yapım için uygun olmuyordu. Günümüz dijital dünyasına gelirsek IMAX de bundan nasibini alarak neredeyse ölü yatırım haline gelen IMAX’leri canlandırma yoluna gidildi.
2000’lerin başından itibaren IMAX salonlarında uzun metrajlı filmler de gösterilmeye başlandı. İlk olarak majör Holywood yapımlarını IMAX salonlarında gösterebilecek hale getirmek için DMR (Digital Media Remastering) denen bir işlemle dijital ya da analog çekilmiş filmelerin görüntü ve seslerini IMAX’e uygun hale getirme uygulamasına başlandı. Bu remastering işlemiyle görüntünün renk kontast, parlaklık, keskinlik gibi özellikleri ve dinamik aralığı yükseltilen filmler IMAX salononlarında, IMAX’in şanına uygun hale getirilerek gösterilmeye devam ediliyor.
Bu amaçla geçmişte çok tutulmuş 35mm filmlerin DMR işlemi uygulanarak Optimised for IMAX ibaresiyle yeniden gösterime girmesi büyük ilgi uyandırdı. Matrix, Batman ve Harry Potter serisi filmlerin IMAX gösterimleri bir hayli ilgi gördü. Yeni teknoloji 4K dijital ve lazer projeksiyonlarla tam anlamıyla bir dijital devrim yaşanıyor.

Bir başka dönüşüm ise artık tamamen dijital sinema kameralarının da kullanılmaya başlamasıdır. Firmanın dünyaca ünlü sinema kameraları üreticileri ile iş birliğine gitmesi bu süreçteki en önemli aşamaydı. IMAX kendi kamera yapmaktansa ARRI, RED, Sony, Panavision ve Fujifilm gibi dijital sinema kameraları üreticilerinin bazı modellerine IMAX sertifikası vererek sadece o kameralarla çekilen filmleri kendi salonlarında göstermeye başladı.

Haydi, günümüz için en geçerli muhabbet konusu olan çözünürlüğe gelelim. IMAX için kullanılan 15/70 filmlerin çözünürlüğünün yaklaşık 18k civarı olduğunu belirtiyor uzmanlar. Ama 15/70 çekilmiş film, dijital projeksiyon cihazlarında gösterime sunulunca haliyle o projeksiyonun 4K çözünürlüğüne sıkışmış oluyor. Günümüzde IMAX salonlarında kullanılan üç projeksiyon sistemi var. IMAX Digital salonlarında senkron çalışan iki tane dijital 2K xenon projeksiyon sistemi, 4K IMAX Laser ve günümüz ifadesiyle IMAX 70 mm film sistemi. Devasa salonlar günümüz sinemaları için büyük bir zorluk. Bu tür alanların inşası ve bakımı pahalı olduğundan, birçok işletmeci bunun yerine dijital projeksiyonlara yöneliyor.
IMAX kameralarıyla çekilen filmler, "gerçek" IMAX salonlarında 1.43:1 en-boy oranında gösterilebiliyor. Resmi bir IMAX sınıflandırması olmasa da gerçek IMAX diye bir ifade sinemaseverler tarafından 70mm IMAX film kameralarıyla çekilip yine 70mm projeksiyonla 20 - 30 metre yüksekliğinde dev perdede gösterimi yapılan filmler için kullanılmaya başladı. Hatta sinema hastaları bu tip olamayan filmleri ise esprili biçimde LieMAX yani sahte ya da yalancı IMAX olarak adlandırıyor. IMAX firması 2008'den sonra, daha fazla şehirde salon açabilmek için daha küçük salonlara 1.90:1 çerçevesinde daha küçük perde ve dijital projeksiyon yerleştirdi. Dolayısıyla eski dev IMAX salonları kadar büyük ve detaylı bir seyir deneyimi sunulmadığı için bu salonlara sahte - yalancı diye lakap takılmış oldu.
2026 yılı itibariyle dünyada 90’ı aşkın ülkede 1800’ün üzerinde IMAX salonu var. Bunların sadece 41 tanesi 15/70 IMAX filmi gösterebiliyor. “IMAX 70 mm bu kadar iyiyse neden daha fazla salon yok?” sorusuna yetkililer yaklaşık 50 yıldır yeni IMAX film projektörünün üretilmediği cevabını verirken bunun nedenini "Pratik değil” diye açıklıyorlar. Ayrıca bu projektörleri üretmek için gereken özel parçaların çoğu artık mevcut değil. Orijinal tasarım dosyaları yaklaşık yarım yüzyıl öncesine dayanıyor ve düzgün bir şekilde muhafaza edilmediği için şirket, eksiksiz bir üretim planından yoksun kaldı. Yıllardır bu sistem için gereken projeksiyon ve tüm donanımın üretimi yapılmadığı için IMAX tüm dünyadaki film projeksiyon sistemini bir merkezde toparlayıp, hem eksik parça düzenini sağlamış hem de günümüz teknolojilerine adapte ederek bu 41 salona yerleştirmiş. Muhtemelen Ankara’daki IMAX salonundaki 70mm projeksiyon sistemi de dijital dönüşümde söküldükten sonra merkez depolara çekilip diğer dünya salonlarını besleyen yedek parça veya revizyon stokuna dahil edilmiştir.
İlginç bir başka bilgi ise tüm salonların Kanada’daki merkezden takip edilmesi. Bu merkez her gün salonların projeksiyon, görüntü ve ses sistemlerini kontrol ve kalibre ederek raporluyor.
Son yıllarda IMAX’in yenilenme sürecinde başka yeni kavramlar da oluştu. Örneğin Filmed in IMAX ya da Filmed for IMAX, IMAX’in kendi 15/70 film kameralarıyla çekilmiş filmler, Shot for IMAX ise IMAX formatına uygun, IMAX sertifikalı yüksek kaliteli dijital sinema kameralarıyla çekilmiş filmleri belirtmek için kullanılan ibarelerdir.

Hoyte van Hoytema Odyssey’in görüntü yönetmeni
Chirtopher Nolan yıllardır her fırsatta IMAX filminin teknik kalitesine hayran olduğunu IMAX 70 mm'yi analog sinema teknolojisinin zirvesi olarak gördüğünü şu demeciyle belirtiyor. “Görüntünün keskinliği, netliği ve derinliği emsalsiz. Benim için en önemli nokta, IMAX 70 mm filmle çekim yaparak ekranın gerçekten ortadan kaybolmasını sağlamak. Gözlük olmadan 3D hissi veriyor. Dev bir ekranınız var ve izleyicinin çevresel görüş alanını dolduruyorsunuz. Onları filmin dünyasına tamamen kaptırıyorsunuz."
Nolan önceki projelerinde kısmen IMAX kamerası kullanmıştı. Fakat kameranın çok gürültülü çalışması dolayısıyla her sahnede özellikle diyaloglu sahnelerde sıkıntı yaratıyordu. Nolan ve IMAX firması bu sorundan yola çıkarak ses yalıtım muhafazasıyla donatılmış özel bir 65 milimetre kamera geliştirme çalışması yapmaya karar verdi. Bu çalışmaların nihayetinde The Odyssey, önemli bir teknik dönüm noktası olarak sesli çekime uygun Keighley IMAX 65mm analog film kamera sistemi kullanılarak çekilen ilk uzun metrajlı IMAX filmi olarak tarihe geçti.

Özel tasarlanmış ses yalıtımı sayesinde sesli çekim yapabilen ilk IMAX kamerası IMAX Keighley
Her ne kadar IMAX kameraları şu anki en gelişmiş yüksek kaliteli görüntüleri elde etse de büyük format film kullanıldığı için karşılaşılan bir başka sorun da sığ alan derinliği. Öyleki Nolan’ nın Odyssey filmindeki bazı diyalog sahnelerinde sık sık netlik kaçıyor, fluluk hissediliyor. Özellikle karanlık ortamlarda, açık diyaframlı sahnelerde kaçınılmaz biçimde belirgin bir sorun var. Konuya hâkim seyirciler ve profesyoneller filmin görüntü yönetmeni Hoyte Van Hoytema ile netlik asistanının (focus puller) kulaklarını bolca çınlattı. Filmle ilgili en büyük eleştirlerden bir de bu yönde oldu.

Hoyte Van Hoytema
Gelelim Odyssey filmiyle gündeme gelen bir başka olaya, format meselesine. Filmin kendi kadar formatı da konuşuldu. Hemen hatırlatalım film formatı filmin görüntü çerçevesinin yatay-düşey, en-boy oranıdır. Hani eskiden evlerimizde kullandığımız tüplü televizyonların en boy oranı 4:3 iken şimdiki televizyonlar 16:9’dur. Standart 35mm sinema filmlerinde yaygın olan ve “academi” denilen oran 1.37:1 iken standart geniş ekran formatı 1.85:1’dir.
Özellikle dijital projeksiyonların salonlara girmesinden sonra filmler genel olarak 1.85:1 ve sinemaskop filmler de 2.39:1 görüntü oranlarıyla gösteriliyor. IMAX filminde ise 1.43:1 iken dijital IMAX ise genellikle 1.9:1’dir. Yani 15/70 Odyssey gösteriminde görünen oranla, dijital IMAX ve sıradan salon gösteriminde farklı görüntü oranları oluşuyor. Bu da yine çok büyük eleştiri konusu oldu. Sosyal medyada filmin IMAX perdesindeki görüntüsü ile aynı sahnenin geleneksel sinema perdesindeki temsili görüntüsü karşılaştırıldı. Bu görseller arasındaki çarpıcı fark eleştiri dalgasını da beraberinde getirdi. Bazı kullanıcılar, bunu adaletsiz diye nitelendirerek Nolan'a tepki gösterdi ve yönetmeni "imkânları yüksek bir zümre için film çekmekle" suçladı. Seyirci diyor ki “bizler filmi Nolan’nın gördüğü gibi göremiyoruz onun için dünyada zaten sayısı az biletleri çok pahalı olan 15/70 IMAX salonlarına mı gitmek zorundayız? “

Nolan filmin çekimi öncesinden başlayarak sık sık bu konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıklamıştı. "Çok dikkatli planlama yapmalıydık çünkü filmi IMAX çekerek çok fazla bilgi yakalarsınız. Filmimiz tüm formatlara çok iyi uyarlanacak çünkü en üst düzeyde görsel bilgi elde ediyorsunuz. Ancak ekranın farklı şekilleri var; biz bunlara en - boy oranları diyoruz. Planlamanız gereken şey de görüntülerinizi farklı sinemalarda eşit başarıyla sunulabilecek şekilde nasıl çerçeveleyeceğiniz." diye işe başlamıştı. Sonrasında ise mealen “Filmin dijital gösterimleri için hem çekim hem de kopya çıkartımı sırasında gereken özenin gösterildiğini, izleyicinin sinematografik olarak bir kaybı olmayacak.” şeklinde belirtse de bayağı bir kıyamet koptu. Nolan, “film standart boyutlarda da harika görünecek, yapım ekibi, her ekranda en iyi deneyimi sağlamak için orijinal film öğelerini diğer formatlara uyarladı ve bunun için aylarca çalıştı.” diyerek eleştirileri cevapladı.
Özellikle de temsili görüntüde Agamemnon'un miğferinin kesilmesi, filmde miğferin görünmeyeceği yönünde spekülasyonlara neden olmuştu. Ancak aynı sahneden paylaşılan gerçek karelerde miğfer göründüğü şeklindeydi. Sosyal medyada bu farkları gösteren o kadar çok örnek fotolar yayınlandı ki benim Çorumlu hemşehrilerim de boş durmayıp Aymeks’i bir güzel hicvettiler.

Nolan IMAX kameraların dönüştürülmesi için yapılan ar-ge sürecinde beraber çalıştığı ve 2025 yılında vefat eden IMAX yöneticisi, yapımcı ve kalite uzmanı David Keighley’in ismini kapanış jeneriğinde For our friend David Keighley şeklinde saygı ifadesiyle anarak bir vefa örneği göstermiştir. Başka bir güzellik de filmi çektiği IMAX kamerasının model ismini de IMAX Keighley koymuşlar.
IMAX pazarlama işi her yönde devam ediyor. Patlamış mısırlar IMAX kamera şeklinde kutularda satılıyor. Lego, IMAX kamera modeli tasarlamaya başlamış bile.
Kanımca yakın bir zamanda 70 mm filmin kalitesine ulaşılıp geçilecek ve sinemada film macerası bitecek. Yapımcılar daha düşük maliyetle sinema filmi yapmanın yollarını bulacaklar. Şu an 16k civarında çözünürlük ve 16 fstop dinamik aralık sağlayan dijital kameralar var. Ayrıca her geçen gün yükselen renk derinliği ise neredeyse 18 bit’e ulaştı. Şunu da hatırlatayım ki evlerimizdeki televizyon panelleri ve sanal gerçeklik gözlükleri de neredeyse sinema salonlarıyla yarışır hale geldi.



Ülkemizin ilk IMAX filmlerinin broşürleri
17 Temmuz 2026’da gösterime giren Odyssey hala sosyal medyada gündem olmaya devam ediyor. İlginç olan filmin içeriği sinematografisi kadar IMAX de konu oluyor ki herhalde dünya tarihinde sanırım ilk ve son kez olan bir durum. Yani filmin kendisi kadar çekilme ve gösterilme teknolojisinin bu kadar konuşulduğu bir örnek hatırlamıyorum, bilmiyorum. Bu yazıyı hazırlarken gösterime girmesinden neredeyse 1,5 ay geçmesine rağmen tüm dünyadaki IMAX’lerde bilet bulmak sorun. Bunu IMAX - Nolan ikilisinin başarısı olarak görebiliriz. Çevremde birçok kişi artık büyük yapımlar için “ IMAX’e gelsin izleriz” diyerek sinema da seyir zevki tercihini yapmaya başladı bile. Muhtemelen birçok yönetmen ve de seyirci bu IMAXMANIA ortamına katılacak ve IMAX efsanesi de devam edecek.
Bakalım daha neler göreceğiz.