Reklamı Kapat
Anasayfa > Makaleler > Metropolis 100 Yaşında
Metropolis 100 Yaşında
13.10.2026 14:43

Scotty’nin Kaptan Kirk’ü ışınladığı Uzay Yolu’na 39 yıl (1966),

Benim doğmama 40 yıl (1967),

Neil Armstrong’un insanlık için ay yüzeyinde atacağı adıma 42 yıl (1969),

Dünyayı Kurtaran Adam’ın dünyayı kurtarmasına 55 yıl (1982),

Matrix’te Neo’nun kırmızı hapı yutmasına daha 72 yıl (1999) var.

1926’da çekilen ve 1927 yılında ilk gösterimi yapılan 100 yaşında bir film. Hâlâ izleniyor, hakkında konuşuluyor, üzerine tezler, makaleler yazılıyor. Sinema okullarında olduğu kadar siyaset derslerine de konu oluyor, tekrar tekrar yorumlanıyor. Uzay Yolu’ndan Matrix’e, Yıldız Savaşları’na, Ridley Scott’ın Blade Runner’ına kendinden sonra gelen hemen tüm bilim kurgu filmlere ilham veriyor. Özellikle sinefiller her seyirde başka semboller, bilinçaltı yansımalar, alegoriler ve elbette metaforlar buluyorlar.

Evet, bu sinema şaheseri Metropolis 100 yaşında.

Filmimizin kamera arkasında Avusturya kökenli Alman yönetmen Fritz Lang, senaryo ise eşi Thea Von Harbou’ya ait.

Almanların dünya film endüstrisinin lideri olduğu bir dönemde 1925’te başlayan çekimler 1926 yılı boyunca devam etmiş. Bu dev projenin çekimleri benim de görme şansına sahip olduğum, sinema tarihinin ilk büyük film platolarından Berlin Potsdam’daki Babelsberg stüdyolarında gerçekleştirilmiştir. Büyük bir kısmı buradaki “Marlene Dietrich Hall”da tamamlanan filmin anısını yaşatmak adına burada “Metropolis Halle” adında dev bir çekim ve etkinlik salonu yapılmış.

UFA (Universum Film Aktiengesellschaft) şirketi yapımcılığındaki filmin bütçesi günümüz için bile büyük sayılacak boyutta; bugünün değeriyle yaklaşık 200 milyon dolar civarında. Filmde sessiz sinema döneminin yıldız oyuncuları yanında binlerce yardımcı oyuncu, figüran ve çocuk görev almış.

Fritz Lang, filmdeki sermaye sınıfının yaşadığı üst kenti Amerika’ya ilk gidişinde gördüğü New York siluetinden ilham alarak tasarlamış. Tabii yaratıcı dekor ve tasarım ekibine filmin tamamında büyük katkı verebilmesinin altında, babası gibi Viyana’da mimarlık ve resim eğitimi almasının yattığını söylemek yanlış olmaz. Diğer önemli bir etkenin de Almanya’nın 19. yy. başlarından itibaren sanatın her dalında, özellikle mimaride oluşturduğu “dışavurumcu” birikimi olduğunu söyleyebiliriz. Bu bilgi birikimi Metropolis’i Alman dışavurum sinemasının Caligari, Nosferatu gibi ilk ve en önemli örneklerinden birisi yapmıştır.

Filmde kullanılan şehir maketleri, robot kostümü ve filmle ilgili tasarım eskizlerine baktığımızda günümüz bilim kurgu sinemasına, hatta tasarım dünyasına nasıl büyük bir etki yaptığını açıkça görebiliriz. Filmin çekim teknikleri de dönemin yeniliklerinden. Çekimler sırasında kameraların hareketli kullanılması ve görüntü yönetmeni Eugen Schüfftan’ın geliştirdiği, sinema tarihine de “Schüfftan process” olarak geçen teknikler filmi bu dönemde çekilen filmlerden ayıran özelliklerdir. (Schüfftan process: Kameranın önünde 45 derece açıyla duran yarısı ayna bir cam sayesinde, kameranın doğrudan görmediği yan açıda duran bir maket ya da resmin kameraya yansıtılmasıyla, kamera karşısında duran oyuncular ya da objeler birleştirilmiş olur.) Böylece oyuncular dev binalarla ya da hayali ortamlarla beraber görüntülenebiliyor. Bu teknik önemli bir buluş olarak dijital teknoloji gelişene kadar sinema endüstrisinde kullanılmıştır.

Metropolis’in 1927 yılında yapılan ilk gösterimi yaklaşık 153 dakika sürdü. Gösterimden sonra gelen eleştiriler ve Amerikan yapımcı, dağıtıcı firmaların filmin uzunluğuna yönelik istekleri sonucunda yapımcı firma filmin yaklaşık dörtte birini keserek yeniden kurguladı. Ne yazık ki o dönem şartlarında çıkarılan bölümlerin büyük kısmı kayboldu ve günümüze kadar sinema araştırmacılarının “kutsal kâsesi” haline geldi. Alman disiplininin yanında filmin dev bütçesini de düşünürsek bu “kaybolma” olayını anlamak biraz zor.

Filmimiz defalarca onarıldı, restore edildi. 1969 yılındaki başarısız bir girişimi saymazsak ilk çalışma Münih Film Müzesi direktörü Enno Patalas ve ekibi tarafından 1980’de yapıldı. 1984’te ise Giorgio Moroder tarafından ilginç bir uygulama gerçekleştirildi ve film renklendirilirken aynı zamanda yeni bir ses kuşağı oluşturuldu. Freddie Mercury’li Queen’in “Radio Ga Ga”sı gibi orijinal rock parçalarıyla süslenmiş olarak yayınlandı. Bonnie Tyler, Billy Squier, Adam Ant, Pat Benatar gibi sanatçıların şarkılarıyla dolu bu haliyle neredeyse bir müzikal haline geldi. 2001’de Friedrich Wilhelm Murnau Vakfı’nın desteğiyle, Deutsche Kinemathek’in küratörü Martin Koerber ise ilk dijital restorasyonu gerçekleştirdi.

2005 yılında Avustralyalı araştırmacı Michael Organ, Yeni Zelanda Ulusal Film Arşivi'nde filmimizin 11 eksik sahnesini tespit etmişti. 2008’e gelindiğinde hiç akla gelmedik bir yerden sürpriz bir haber geldi. Arjantin, Buenos Aires’teki film müzesinde yapılan sinematek gösterimleri sırasında birkaç izleyicinin bazı bölümleri daha önce görmediklerini ifade etmeleri üzerine müze müdiresi Paula Félix-Didier filmi bu açıdan inceletti ve hazırlattığı kopyayla soluğu Berlin’de aldı. Ağır hasar görmüş bu 16 mm’lik kopya incelenince, yaklaşık 25 dakikalık kayıp bölümlerin bulunduğu tüm dünyaya duyuruldu. Arjantin’de bulunan, muhtemelen filmin kesilmeden önceki orijinal haliyle dağıtıma gönderilmiş kopyasıydı.

Nihayetinde uzaklardan, Arjantin’den gelen bu haberle sinema tarihinin gelmiş geçmiş en önemli ve uzun soluklu kurtarma operasyonu başlamış oldu.

Yeniden restorasyon için yine Friedrich Wilhelm Murnau Vakfı ve Martin Koerber devreye girerek; restoratör Frank Strobel, Anke Wilkening ve ekibi yönetiminde film yeniden kurgulanarak restore edildi.

En son yapılan çalışmanın diğerlerinden farkı, kullanılan restorasyon teknikleriydi. İlk aşamada film fiziksel olarak taranarak perfore (filmin fiziksel yapısındaki karelerin yanındaki delikler) sorunları ve kırıklar gibi yapısal bozukluklar tespit edilip onarıldı. İkinci aşamada özel kimyasallarla ıslak bir temizleme işlemi yapıldı. Daha sonra lazer film tarayıcılarıyla çok yüksek çözünürlükte bilgisayar ortamına dijital olarak aktarıldı. Bu tarama işlemi sırasında film “wet gate” denen özel bir sistemle kimyasal sıvı içerisinden geçirilerek hem tekrar fiziksel bir temizlik yapılması hem de filmin üzerindeki çiziklerin bu kimyasalla dolup istenmeyen ışık kırılmalarının engellenmesi sağlandı. Bu işlem değişik renk ve dalga boylarıyla oynanarak uygulanan bir tekniktir.

Tarama işlemi Almanların dünyaca ünlü sinema kamerası, lens ve ışık ekipmanları üreten firması “Arri Group” tarafından Münih’te gerçekleştirildi. Sonraki çalışmalar artık bilgisayarların marifetine bırakıldı. Bu bölümde yine bir Alman firma, Alpha Omega Digital, kendi özel görüntü programlarıyla filmin renk dengesi, ışık, kontrast gibi temel görüntü elemanlarını düzeltirken; toz, tüy gibi yabancı görüntüler, çizikler, kare atlamaları ve titremeler gibi istenmeyen olgular da temizlendi, dengelendi. Bu işlemlerin hemen hepsi, her sahne için ayrı ayrı restorasyon akışları çıkartılarak kare kare yapılıyor. Ağır hasarlı kareler kendinden önceki ve sonraki kareler örneklenerek neredeyse yeniden yaratılıyor. Bu işlemlerin sonuçları doğaldır ki filmin orijinalinin kondisyonuna bağlıdır. Düşünün, 100 yıllık ve bir bölümü düşük çözünürlükte, bol çizikli ve bilmem kaçıncı kopya bir film var elinizde.

Müzikleri besteleyen Gottfried Huppertz filmin 1927 Berlin galasındaki orijinal kurgusuna uygun olarak hangi sahnenin nerede başlayıp bittiğini müzik notalarının üzerine işaretlemiş. Yeni bulunan sahneler, bu müzikal haritaya göre yeniden kurgulanmış. Arjantin’den gelen bölümler orijinaline göre çok bozuk olduğundan ancak bir seviyeye kadar onarılabildiğinden, filmin sonradan eklenen Arjantin bölümleri belirgin şekilde anlaşılır haldedir.

Arjantin'de bulunan 16 mm'lik kopya ana restorasyon temelini oluştursa da, Yeni Zelanda'daki kopya Arjantin kopyasında eksik veya fiziki olarak ağır hasar görmüş bazı küçük planların tamamlanmasında ve sahnelerin akış sırasının doğru kurgulanmasında kritik rol oynamıştır.

Yaklaşık bir yıl süren ve 840.000 dolara mal olan, sinema tarihinin belki de en önemli kurtarma operasyonu bu “fütüristik distopya” filme kısmet oldu.

Sonunda tamamlanan filmimizin ilk gösterimi Berlin Film Festivali kapsamında Şubat 2010’da, Gottfried Huppertz’in yazdığı haliyle orijinal müziklerinin Berlin Radyo Senfoni Orkestrası’nın seslendirmesi eşliğinde Berlin Friedrichstadt-Palast’ta gerçekleşti. Salon dışında binlerce insan da bu tarihi anı Brandenburg Kapısı’na yerleştirilen 300 metrekarelik dev projeksiyonlardan izledi ve tarihi olay ZDF ve ARTE televizyonlarından canlı olarak yayınlandı. Yapımcı firma filmin HD Blu-ray versiyonunu tamamlayarak, tam ve bütün manasında “The Complete Metropolis” olarak piyasaya sürdü.

Filmin orijinal halinin tamamlanmasıyla ilginç bir gelişme daha oldu. Gösterime başladığı günden beri en çok yapılan olumsuz eleştiri hikâyenin dağınık olmasıydı. Arjantin'de bulunan bölümler olmasaydı, biz bugün hâlâ bu farklı kurgulu eksik parçalar üzerinden filmi anlamaya çalışıyor olacaktık. Filmin çıkartılmış kayıp bölümlerinin yeniden kurgulanmasıyla bu sinema şaheserine bir anlamda iade-i itibar yapılmış oldu.

Çok sayıdaki okült sembolün anlamını ve metaforları sinefillere bırakarak filmin hikâyesini kısaca hatırlayalım:

Yeraltındaki dev makinelerde çalıştırılarak sömürülen ve çok kötü şartlarda yaşayan işçiler ile yer üstündeki cennet bahçelerinde refah, zevk içinde gününü gün eden burjuva sermaye grubunun yaşadığı yerdir Metropolis.

Şehri yöneten John Fredersen’in oğlu Freder bir gün tesadüfen işçilerin çocuklarını gezdiren Maria’yı görür ve âşık olur. Maria’yı takip ettiğinde işçilerin adeta robotlar gibi, ölesiye çalıştıkları ortamı görür. Hatta işçilerden biriyle yer değiştirerek bizzat ağır çalışma koşullarını kendi yaşar. Bu durumu düzeltmesi için babasına yalvarır fakat olumlu yanıt alamaz. Bu arada Maria işçilere vaazlar verip sabırlı olmalarını telkin etmektedir. Fredersen başka arayışlar peşindedir ve bilim insanı Rotwang’dan, yaptığı robotu Maria’ya benzetmesini ister. Rotwang Maria’yı kaçırır ve robotunu aynen Maria’ya dönüştürür; gerçek Maria ise Rotwang’ın evinde tutsaktır. Şehrin altına inen robot Maria işçileri isyana yönlendirir. İsyan eden işçiler makineleri parçalayınca şehrin sistemi çöker ve alt şehri su basmaya başlar. İşçiler çocuklarını bulmaya çalışırlar. Oğul Freder Rotwang’ın evinden kurtardığı gerçek Maria’yla yukarı çıkar; bu arada hatasını anlayan babası John Fredersen’le ustabaşını, filmin “beyin ve eller arasında uzlaştırıcı, kalptir” mottosuyla el sıkıştırır…. The end.

Günümüze kadar film hakkında pek çok yorum yapılmıştır. Gösterime girdiği dönem genel olarak görsel açıdan güzel ve güçlü bulunarak çok kıymetli övgüler alsa da hikâyesi naif, hatta basit bulundu. Başta dönemin ünlü yazarı H.G. Wells ve Bilim Kurgu Ansiklopedisi yazarları filmi "aptalca" ve hikâyeyi "gülünç derecede basit" olarak niteledi. Şüphesiz en ortak eleştiri filmin “acımasız kapitalizm” eleştirisi olması ve Hristiyanlık göndermeleridir. Ama ilginçtir, İstanbul’daki ilk gösterimi öncesi ateizm propagandası yaptığı ve komünizmi övdüğü gerekçeleriyle hükümet tarafından yasaklanmıştır. Mekanikleşme, sınıf çatışması, kapitalizm, sömürü, din, mitoloji, bilim, burjuva gibi temalar filmi çok katmanlı hale getirirken yapılan yorumları da çeşitlendiriyor. Hitler’in de filmi beğendiği, hatta Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in Lang'i makamına çağırarak ona Alman sinemasının başına geçmesi teklifinde bulunduğu, Lang’in ise aynı gece Almanya'dan kaçtığına dair bilgiler de var.

Metropolis, sinema tarihinin en çok sansürlenen, kesilen ve bu nedenle farklı isimler ve versiyonlarla gösterilen filmlerinden biridir aynı zamanda. Her ne kadar senaryodaki Almanca ismi "Neubabelsburg - Yeni Babil" olsa da filmin İngilizce versiyonu ve tanıtımı Metropolis olarak yapılmıştır. Hollanda’da iki bölüm halinde “Het Moderne Babylon - Modern Babil” ve “De Valsche Maria - Sahte Maria”, Fransa’daki bazı salonlarda ise “La Cité de l'Avenir - Geleceğin Şehri” olarak gösterilmiştir. Bu isim değişiklikleri sadece sansür ve pazarlama için değil, aynı zamanda siyasi tercihler de olabilir. Örneğin Sovyetler Birliği'nde film, sınıf mücadelesi vurgusu üzerinden çok farklı alt metinlerle ve bazen bu temayı ön plana çıkaran broşürlerle sunulmuştur.

Zamanının çok ilerisinde çekim teknikleri kullanılan film, görsel heybetiyle günümüze kadar yapılan hemen tüm bilim kurgu filmlere ilham, hatta kopya vermiştir. Muhtemelen ilk "çılgın profesör" tiplemesi ve görüntülü konuşma, ilk defa insan şeklinde bir makinenin, yani robotun gözler önüne serilmesi bu filmde gerçekleşmiştir. Queen grubu “Radio Ga Ga” klibinde filmden alıntılar yaparken Madonna’nın “Express Yourself” video klibinde ünlü yönetmen David Fincher da robotun Maria’ya dönüşümü ve işçilerin robot gibi sıralar halinde vardiya değişimi yaptığı sahnelerden esinleniyor. Bu sahneler hâlâ sinemaseverlerin en sevdiği ve tüm sinema programlarında en çok kullanılan bölümler olduğu gibi yönetmenlerin de en çok esinlenip gönderme yaptığı sahnelerdir. Filmin sessiz, dolayısıyla oyunculuğun abartılı olması günümüz izleyicisini sıkabilse de John Fredersen’i canlandıran oyuncunun Atatürk’e benzerliği de bence ayrı bir hoşluk.

Aynı adlı bir Londra West End müzikali; Joe Brooks’un nefis müzikleri, Dusty Hughes’in senaryo ve isimlerde yaptığı hoş değişikliklerle bir pop opera atmosferine uygun hale getirdiği sözlerle sahnelenmiş, müzikleri de CD olarak yayınlanmıştır. Metropolis müzikali ne yazık ki hak ettiği başarıyı yakalayamadı. Özellikle sessiz bir filmden uyarlanmış olması şarkıların sözleri ve diyaloglar yaratma bakımından sanırım ustaları zorlamıştır. Filmdeki karakterlerin isimleri farklı ama en önemlisi robota verilen “Futura” ismine bayıldım. Bu kadar yaratıcı, ileri görüşlü, aynı zamanda robotun bir kadın imajıyla örtüşmesi açısından harika bir isim.

Robotun Maria’ya dönüşümü sahnesinde fonda ışığı yansıtmayan bir siyah kadife kullanılmış ve halka neonlar forklift tarzı bir makineyle aşağı yukarı hareket ettirilirken çoklu pozlama tekniği ile üst üste çekimler yapılmış. Çekim sırasında diyafram değeriyle oynanarak yüksek pozlama yapıldığı için ışık halkaları mistik bir hal alarak adeta hare haline gelmiş.

Gustav Fröhlich ve Brigitte Helm’in birlikte canlandırdıkları sahnede, suyun akışından yukarı doğru kaçanların mücadelesini vurgulamak için Karl Freund tarafından ilk kez bu filmde serbest, oynak kamera tekniği kullanılmış. Böylelikle Metropolis dönen kameranın miladı oldu, birkaç ay sonra dönen kameralar Hollywood’da da sık sık kullanılmaya başlandı.

Yeraltı fabrikasına düzenli sıralar halinde inen robotlaşmış işçilerin geçit töreni daha sonra Alan Parker’ın bir Pink Floyd başeseri The Wall’da gençleri robotlarla özdeşleştirdiği sahneye ilham vermiştir.

Filmimizin Alman dışavurumculuğu ve art-deco tarzının önemli örneklerinden biri olarak kabul edilen orijinal posteri Alman sanatçı Heinz Schulz-Neudamm tarafından tasarlanmıştır. Günümüzde sadece 4 kopyasının olduğu bilinen bu eser 2005 yılında yapılan bir müzayedede 690.000 dolara satılmıştır.

Filmlerin restore edilmesi sadece bir film tamiri değil, kaybolmuş bir kültürel mirasın modern teknolojiyle yeniden inşa edilmesidir. Ayrıca büyük sinema vakıfları ve büyük yayıncı, yapımcı firmalar bunu birer prestij projesi olarak görüyorlar.

Metropolis, 2001 yılında UNESCO’nun Dünya Belleği Kütüğü’ne (Memory of the World Register) kabul edilen ilk film oldu. Böylelikle filmin bir nesne/eser olarak insanlığın ortak kültürel mirası sayıldığını belirterek, bu bağlamda filmi başarıyla restore eden Alman Alpha Omega şirketinin gurur kokan sloganı ile noktayı koyalım:

“Restore edilmiş Metropolis, Gutenberg İncili (Gutenberg'in matbaasında basılan ilk basılı kitap olan İncil) ve Beethoven’ın 9. Senfonisiyle yan yana duruyor.”

Nice 100 yıllara Metropolis...

Film restorasyonu konularına ilgili olanlar bu konuda yazdığım diğer makalelere göz atabilirler:

Bir Restorasyon Mucizesi ve Yeni Bir Belgesel Anlatı Dili Olarak “They Shall Not Grow Old” … Broadcasterinfo Dergisi, 15.06.2019

Bir Kültürel Miras Olarak Filmlerin Restorasyonu... TRT Akademi Dergisi, Yıl: 2020, Cilt: 5, Sayı: 10, s. 888 - 905, 31.07.2020, Dergipark - TRT Akademi

Ses Kayıtlarının Restorasyonu: Kulaklarımızın Pasını Silelim … Broadcasterinfo Dergisi, Aralık 2013, Sayı: 113

Filmlerin Restorasyonu: Cilalayalım, Parlatalım Beyler… … Broadcasterinfo Dergisi, Kasım 2013, Sayı: 112

YAZAR HAKKINDA
Savaş Ferhat
savas.ferhat@trt.net.tr
En Çok Okunanlar
Dergi